İmam'ın Mücadele Boyutu

İmam Zeynelâbidin (a.s), ikinci yolu seçmek suretiyle bir dizi irşat, kültürel ve eğitim programlarıyla, dolaylı mücadelelerini başlatmış oluyordu. Hükümetin duyarlılığını üzerine çekmeden bir takım çalışmalar yaptı ki en önemlilerini şu bölümlerde özetlemek mümkündür:
İmam Hüseyin (a.s) ve arkadaşlarının şehit edilmesi kamuoyunda Emevi hükümeti için pek ağıra mal olmuş ve meşruiyetine gölge düşürmüştü. Bu facianın unutulmaması için, İmam (a.s), şehitlere ağlamak ve onların anısını canlı tutmak suretiyle karşı mücadelesini sürdürüyordu. Kuşkusuz ki bu yakıcı gözyaşları ve yürekleri parçalayan ağıtların, duygusal bir kaynağı vardı. Kerbela faciası ve musibeti o kadar büyük ve yakıcı idi ki, o hadiseye bizzat tanık olanlar, yaşadıkları sürece onun acısını unutamadılar. Yine kuşku yok ki, İmam Zeynelâbidin (a.s)’ın bu konuya yaklaşımının siyasi sonucu vardı. Kerbela faciasının tekrar tekrar anılması, Emevi hükümetinin cinayet ve zulümlerini unutturmuyordu. İmam, ne zaman su içmek istese, suyu görünce gözlerinden yaş akıyordu. Bunun sebebi sorulduğunda: Nasıl ağlamam, (Yezitçiler) suyu çölün yırtıcı, vahşi hayvanlarına serbest bırakmışken babama yasakladılar ve onu (susuz öldürdüler) buyuruyordu.
Yine buyuruyordu ki:
“Ne zaman Fatıma oğullarının öldürülüşünü hatırlasam ağlama hissi boğazımı tıkıyor.”
Hizmetçisi bir gün: Üzüntünüz hiç sona ermeyecek midir? diye sordu.
İmam:
“Yazıklar olsun sana, Yakup peygamber, on iki oğlundan sadece biri kaybolduğu için gözleri kör oluncaya kadar ağladı, üzüntünün etkisiyle beli büküldü, (oysa oğlunu bulabilme ümidini taşıyordu.) Fakat ben, babamın, kardeşimin, amcamın ve on yedi akrabamın öldürülmesine tanık oldum. Vücutları çevremde yere serilmişti. Hal böyle iken üzüntüm nasıl son bulabilir?”([1])
Mısır ileri gelenlerinden “Sehl b. Şuâyb” şöyle rivayet ediyor:
“Bir gün Hüseyin oğlu Ali’nin huzuruna müşerref oldum. Durumunuz nasıldır? diye sordum. İmam buyurdu ki: Senin gibi Mısırlı bir şahsiyetin bizim ne durumda olduğumuzu bilemeyeceğine sanmıyordum. Şimdi durumumuzu bilmediğini göre söyleyeyim:
Bizim milletimiz içindeki durumumuz, Beni İsrail’in Firavunlar arasındaki durumu gibidir ki; erkek çocuklarını öldürüp, kız çocuklarını yaşatıyorlardı. Bu gün biz öyle çetin bir durumdayız ki, insanlar bizim büyüğümüze, efendimize minberlerde küfredip, layıksız şeyler söyleyerek düşmanlarımıza yakınlaşmaya çalışıyorlar.”([2])
İmam Zeynelâbidin (a.s) baskıcı bir dönemde yaşadığı için görüşlerini açık bir şekilde ortaya koyamıyordu. Bu nedenle nasihat etme yönteminden yararlanarak, halkı, gerçek İslami düşünce hakkında bu yolla aydınlatıyordu. Zaman içinde zalim yöneticilerin propagandaları ile unutturulan veya tahrif edilen gerçek İslami düşünceyi ilk ve asıl şekliyle halka aktarıyordu. İslam toplumunu elinden geldiği kadar gerçek İslam öğretileriyle aşina kılıyordu.
Bu nasihatler incelendiğinde, İmam (a.s), çok akıllı ve hekimane bir şekilde halka nasihat ederken, halkın zihnine yerleştirmek istediğini onlara telkin ediyordu. O şartlar dahilinde gerçek İslami düşünceyi halka aktarmanın en iyi şekli buydu. Bu konular siyasi bir etki taşımasına ve hakim yönetime karşı olmasıyla birlikte, hükümetin duyarlılığını da üzerine çekmiyordu. İmam, aynı zamanda “İmamet” yani İslam toplumunun masum bir imam tarafından yönetilmesi gerektiği gerçeğini de ortaya koyuyordu. Halkı, o günkü İslam toplumunda olup bitenlerden yani; zorba, kafir, fasık ve münafık yöneticilerin hakimiyeti, konusunda bilinçlendiriyordu. Onlara, “Abdülmelik” hükümeti gibi bir hükümetin İslam’ın istediği hükümet olmadığını anlatıyordu. Bu, şu bakımdan önemliydi ki: Halk bu konu hakkında bilinçlenmeden, zaman sürecinde içine düştükleri uyuşukluktan, zehirlenmişlikten kurtulmadan, durumu değiştirip istenilen İslam hükümetini kurmak mümkün olamazdı.
Tarihçilerin açıkça belirttiklerine göre; İmam Zeynelâbidin (a.s)’ın, her Cuma günü Medine’de Peygamber (s.a.a) camiinde dostlarına ve başkalarına yaptığı geniş ve anlamlı konuşmalar bunun açık kanıtıdır. Burada, İmam (a.s)’ın bir konuşmasından bazı hükümleri örnek olarak okuyucularımıza sunmak istiyoruz:
“... Ey İnsanlar! Allah’a karşı takvalı olunuz, unutmayınız ki hepiniz Allah’a döneceksiniz o gün (kıyamet günü) herkes, iyi ve kötü ne yapmışsa hepsini yanında bulacaktır ve kötü amelleriyle arasında, fersahlarca mesafe olmasını arzu edecektir... Kabirde Nekîr ve Münker meleklerinin soracakları ilk şeyler; Senin ibadet ettiğin “Allah”, sana gönderilen “Peygamber”, senin tabi olduğun “Din”, senin okuduğun gök “Kitap” ve velayetini kabul ettiğin “İmam” olacaktır.”([3])
Bu sözlerde birkaç şey dikkat çekmektedir:
1- Bu sözlerin her Cuma günü tekrarlanması, konunun ehemmiyetini ve İmam’ın bu konunun sürekli gündemde kalmasına verdiği önemi göstermektedir.
2- İmam’ın sözlerine “Ey İnsanlar” diye başlamasından sözlerinin muhatabının sadece Şiiler ve has izleyicileri olmadığı, muhatabının umum kitle olduğu anlaşılmaktadır.
3- İmam, konuşmalarında sözlerini açıkça, çeşitli Kur’ân ayetleri ile kanıtlamaktadır. Bunun nedeni de şudur ki: Burada sözlerinin muhatabı halkın tamamıdır, onlar İmam Zeynelâbidin (a.s)’a İmam gözüyle bakmıyorlardı, dolayısıyla İmam, sözlerini Kuran ayetleriyle kanıtlıyordu. Ama İmam’ın muhatapları sadece Şiiler ve Ehl-i Beyt dostları olduğu zaman İmam sözlerini Kuran ayetleriyle kanıtlamaya gerek görmüyordu.([4])
İmamın buyruklarından bir diğer örnekte, imamın en yakın ve en iyi dostlarından “Ebu Hamza Sümali”nin rivayet ettiği nispeten uzun bir vaâzıdır. Bu rivayetin içeriğinden konuşmanın bir grup Şii dostlar arasında geçtiği anlaşılmaktadır. İmam konuşmasında şöyle buyuruyor:
“... Allah, bizi ve sizi zalimlerin mekrinden, kıskançlıkların zulmünden ve acımasızların zorbalığından korusun. Ey müminler! Sizi; dünyaperest, dünya malına gönül verip ona tutkun olan, değersiz ve çabucak geçiveren zevkler peşinde koşan Tağut ve Tağutçular aldatmasın... Canım üzerine yemin ederim ki geçmişte; pek büyük olaylar yaşadınız ve pek büyük fitneleri sağlıkla geride bıraktınız. Daima; yeryüzündeki sapıklardan, bidat koyanlardan ve bozgunculardan uzaklaşıyordunuz. Şimdi de Allah’tan yardım isteyin, Allah’ın emrini dinlemeye ve mevcut yöneticilerden daha layık olan “Allah’ın Velisi”ne itaat etmeye yöneliniz.
... Allah’ın emrini ve Allah’ın itaat edilmesini vacip kıldığı kimseye itaat etmeyi her şeyden önde tutunuz. Hiçbir zaman, cereyan eden işlerde; dünyanın aldatıcılıklarına sürükleyen Tağutlara uymayı, Allah’a ve ilahi liderlere itaat etmenin önüne geçirmeyin... Günahkarlar ve kötülerle ilişki kurmaktan, zalimlerle işbirliği yapmaktan, fasıklarla yakınlaşmaktan, temas kurmaktan sakının, onların fitnesinden kaçının, onlardan uzak durun. Biliniz ki her kim, Allah dostlarına karşı çıkar, Allah’ın dininden başka bir din izler, ilahi liderin emrine karşı kendi başına hareket ederse cehennemde alevlenmiş ateşe giriftar olacaktır...”([5])


([1])   Beharü’l-Envar, Meclisi, C.46, S.108 - el-Bidaye ve’n-Nihaye, İbni Kesir, C.9, S.107, Hilyetü’l-Evliya ve Tabakatü’l-Esfiya, ebu Naîm İsfehani, C.3, S.140, Seyyid Muhsin Emin, önceki kaynak, C.1, S.631, 636, Ali b. İsa, aynı kaynak, C.2, S.314, el-Hisal, Şeyh Sadık, Tahkik ve Ta’lik, Ali Ekber Ğaffari, S.518.
([2])   Tabakatü’l-Kübra, İbni Sâd, C.5, S.220.
([3])   Tuhefu’l-Ukul, Hasan b. Ali b. Şo’be, S.249 - er-Ravzetü’l-Kâfi, Küleyni, S.72 - el-Amali, Şeyh Sadık, S.301.
([4])   Püjoheşi der Zindegiyi İmam Seccad, Seyyid Ali Hamamei, S.36-38.
([5])   Hasan b. Ali Şo’be, aynı kaynak, S.252, Küleyni, aynı kaynak, S.15.

Google+ WhatsApp