Hicretten Peygamberimizin Vefatına Kadar

Hicretten Peygamberimizin Vefatına Kadar

3- HİCRETTEN PEYGAMBERİN VEFATINA KA­DAR
Ali (A) Peygamberi (SAV)’in kardeşi :
İslami kardeşlik ve kardeşlik bağı İslam dininin sosyal ilkelerinden biridir. İslam peygamberi çeşitli zamanlarda bu bağı kurup sağlamlaştırmaya özen göstermiştir. Peygamberimiz Medine’ye geldikten sonra, ensar ile muhacirler arasında kardeşlik antlaşması yaptırdı. Bu amaçla, müslümanların bir araya toplandığı bir gün ayağa kalkarak buyurdu ki:
- “Allah yolunda ikişer, ikişer kardeş olun”
Bunun üzerine müslümanlar ikişer, ikişer tokalaşarak birbirlerinin kardeşi olarak el sıkıştılar ve böylece aralarındaki birlik ve bağlılık sağlamlaşmış oldu.
Elbette bu antlaşmada, kişilerin birbiriyle uyumuna iman, fazilet ve İslami şahsiyet açısından denkliklerine riayet edilmişti. Öyle ki birbiriyle kardeş olanlar göz önüne alındığında bu husus apaçık görülmektedir.
Hazırda bulunanların her birisi için kardeş belirlendikten sonra Ali (A) yalnız kalmıştı. Gözleri dolarak efendimize:
- “Beni kimseyle kardeş etmedin” dedi.
Peygamber (SAV):
- “Sen her iki dünyada benim kardeşimsin, buyurarak”,([1]) Ali ile kendisi arasında kardeşlik akdi okudu.([2])
Bu konu Hz. Ali (A)ın fazilet ve azametinin ölçüsünü, açıkça göstermektedir. Ve onun Resulullah’a ne kadar yakın olduğunda açıklamaktadır.
SAVAŞ CEPHELERİNDE
Hz. Ali (A)ın hicretten, peygamber (SAV)in vefatına kadarki yaşamı çok sayıda olayları, özellikle imam hazretlerinin savaş cephelerinde gösterdiği büyük kahramanlıklar ve olağanüstü fedakarlıkları kapsamaktadır. İslam peygamberinin Medine’ye hicret ettikten sonra, Yahudiler, müşrikler ve isyancılarla yirmi yedi “Gaz­ve”si([3]) olmuştur. Ali (A) bunlardan yirmi altısına katılmış, sadece “Tebük” gazvesine katılmayıp münafıkların peygamberin yokluğunda İslamı hükümeti merkezinde olay çıkaracakları korkusu olduğu için peygamberin emriyle Medine’de kalmıştı. Bu gazvelerin hepsini yazmaya kalkışırsak kitabımıza sığması mümkün değildir. Dolayısıyla sadece Hz. Ali (A)ın çok önemli kahramanlık sergilediği dört büyük cihadı örnek olarak aşağıda sunuyoruz:
A- BEDİR SAVAŞINDA
Biliyoruz ki, Bedir savaşı müslümanlarla müşrikler arasında vuku bulan tam teşekküllü bir savaştı. Bu nedenle taraflar arasında ilk askeri deneyimdi ve taraflardan birisinin savaşta zafer kazanması çok önemliydi.
Bu savaş hicretin ikinci yılında vukubuldu. İslam peygamberi o yıl, Kureyş ticaret kervanının İslam’ın en eski düşmanı Ebu Süfyan başkanlığında Şam’dan Mekke’ye dönmekte olduğunu haber almıştı. Kervan güzergahı Medine yakınından geçtiği için, İslam peygamberi muhacirler ve ensardan oluşan 313 kişi ile Kervanı ele geçirmek için Bedir’e hareket etti.
Peygamberin bu hareketten amacı Kureyş’e; Kervan yolunun güçlü İslam kuvvetlerinin elinde olduğunun anlatmaktı. Onlar İslam’ın yayılmasını önleyecek ve müslümanların özgürlüğünü kısıtlayacak olurlarsa, ekonomilerinin hayat damarı İslam birliklerince kesilecekti.
Diğer taraftan Ebu Süfyan müslümanların hareketini haber alınca, kızıl deniz kıyılarından sapma bir yol seçerek kervanı tehlike bölgesinden uzaklaştırdı. Aynı zamanda da Mekke’deki Kureyş ileri gelenlerinden yardım istedi.
Ebu Süfyan’ın yardım istemesi üzerine, Kureyş Savaşçılarından 950 ila 1000 savaşçı Medine’ye doğru hareket etti. ramazan ayının on yedisinde müşrikler, müslümanlarla karşı karşıya geldiklerinde müslüman­la­rın üç katıydı.
Savaşın başında; Kureyş silahşörlerinden baştan ayağa silahlı “Utbe” (Ebu Süfyan’ın eşi Hind’in babası). “Şeybe “ (Utbe’nin büyük kardeşi) ve “Velid” (Utbe’nin oğlu) isminde üç kişi, haykırışlarla savaş meydanının tam ortasına gelip kendilerine eş değer savaşçılar istediler. Ensardan üç silahşör onlarla savaşmak için meydana çıkıp kendilerini tanıttılar. Kureyş yiğitleri onlarla savaşmak istemeyip şöyle haykırdılar:
“Ey Muhammed! Kavmimizden Şânımıza uygun kişileri karşımıza gönder!”
Bunun üzerine Resulullah (Sav), “Ubeyde b. Haris b. Abdü’l-Muttalib”, “Hamza b-Abdü’l-Muttalib” ve “Ali”(as)’yi bu üç kişinin karşısına çıkmalarını emretti. Üç yiğit mücahit, savaş meydanına çıkıp kendilerini tanıttılar. “Hamza”, “Şeybe” ile “Ubeyde” “Utbe”yle ve içlerinde en genci olan “Ali” Muaviye”nin dayısı “Velid” ile karşılaştı ve göğüs göğse savaş başladı. “Hamza” ve “Ali” rakiplerini hemen cehenneme vasıl ederek saf dışı bıraktılar. Ama “Ubeyde” ile “Utbe” civarında karşılıklı saldırılar devam ediyor hiç birisi diğerini yenemiyordu. Bu nedenle “Ali” ve “Hamza” rakiplerini saf dışı ettikten sonra “Ubeyde”nin yardımına koşup Utbe’yi de cehenneme vasil ettiler.([4])
Ali(A) sonraları Muaviye’ye yazdığı bir mektup da bu olaya; şöyle değiniyor:
“... Bir savaşta deden Utbe’ye dayın Velid’e ve kar­deşin Hanzele’ye indirdiğim kılıç şimdi yanımdadır.”([5])
Üç büyük İslam kahramanının, Kureyş silahşorlarını yenmesi, şirk ordusu komutanlarının ruhiyesini bozmuştu. Topyekun savaş başladı ve şirk ordusunun ağır yenilgisiyle sonuçlandı. Öyle ki; yetmiş kişi esir oldu...
Bu savaşta öldürülenlerin yarısından fazlası Ali’nin kılıcı ile yere serilmişti.
Merhum Şeyh Müfid, el-irşad kitabında, Bedir savaşında ölenlerden otuz altısını bizzat isimleriyle zikrederek: “Sünni ve Şia ravilerinin bunların bizzat Ali bin Ebu Talib (A) tarafından öldürüldüklerinde ittifak vardır veya Ali onların öldürülmesinde başkalarıyla birlikte şirket etmiştir.”([6]) demiştir.
B- UHUD CEPHESİNDE EŞSİZ YİĞİTLİK
Kureyş ruhiyesi, Bedir savaşında aldıkları yenilgiyle kötü bir şekilde bozulmuş, kaybettiklerinin intikamını almak ve bu yenilgiyi telafi etmek için güçlü ve mücahit bir orduyla Medine’ye saldırı kararı almıştı.
İslam peygamberi- Kureyş’in kararından haberdar olunca, düşmana karşı koymak için “Askeri Şûra” oluşturdu. Müslümanlardan bazıları; İslam ordusunun Medine dışına çıkarak düşmanla şehir dışında savaşmalarının daha iyi olacağını önerdiler.
Peygamber bin kişi ile, Medine’den ayrılarak şehrin kuzeyindeki Uhud dağına doğru yola çıktı. Meşhur münafık Abdullah b. Übeyy taraftarlarından üç yüz kişi, (Uhud’a doğru) hareket esnasında efendilerinin tahrikine kapılarak Medine’ye geri döndüler. Böylece, İslam kuvvetlerinin sayısı yedi yüz kişiye düştü. Hicretin üçüncü yılı Şevval ayının yedinci gününün sabahı, Uhud dağı eteklerinde iki ordu karşılıklı saf oluşturdular.
İslam peygamberi, savaş başlamadan önce, askeri açıdan savaş meydanını incelerken, savaş tam kızıştığı sırada düşmanın müslümanlara arkadan saldırabileceği stratejik bir noktayı farketti. Tedbir alarak, düşmanın o noktadan sızmasını önlemek için “Abdul­lah b. Cubeyr” adında bir savaşçısını, elli okçuyla bu stratejik tepeye yerleştirerek: “Müslümanlar yense de yenilse de hiçbir şekilde bu hassas noktayı terk etmemelerini emretti.
Diğer taraftan, o zamanki savaşlarda bayrağı taşıyan kişinin önemli rolü vardı, bu nedenle bayrağı daima, yiğit ve güçlü kişilere teslim ederlerdi. Bayraktarın direnişi ve bayrağın savaş alanında dalgalanması savaşçılara cesaret veriyordu. Bayraktar ölüp de bayrak düşünce savaşçıların ruhunda büyük bir sarsıntı meydana geliyordu. Bu husus göz önüne alınarak, savaş başlamadan önce en yiğit savaşçılardan birkaçı, bayraktar olarak tayin ediliyordu.
Bu savaşta da Kureyş bu önemli hususu dikkate alarak yiğitlikleriyle tanınan “Beni Abdu’d-Der” kabilesinden birkaç kişiyi bayraktar olarak seçmişti. Ama savaş başladıktan sonra, bu bayraktarlar birbiri ardınca Ali(A)ın güçlü elleriyle öldürülüp bayrak peş peşe yere düşünce Kureyş ordusu ruhsal sarsıntıya uğramış ve neferleri kaçmaya başlamışlardı.
İmam Cafer Sadık (A)ın bununla ilgili şöyle buyurduğu aktarılmıştır:
- “Uhud savaşında Şirk ordusunun bayraktarları dokuz kişiydi. Hepside Ali(A)ın güçlü elleriyle helak oldu.”([7])
İbni Esir’de diyor ki:
- “Kureyş’in bayraktarlarını (yere sererek) yenen kişi Ali (A) idi.”([8])
Merhum Şeyh Sadık’ın rivayetine göre: Halife Ömer’in, vefatından sonra halife seçmeleri için tayin ettiği altı kişilik şurada, Ali yaptığı konuşmalarda, bu konum üzerinde durarak şöyle buyurmuştur:
“... Allah aşkına söyleyin, içinizde benden başka (Uhud savaşında) Beni Abdu’d-Dar bayraktarlarından dokuz kişiyi öldüren birisi var mıdır?!...”
İmam sözlerini şöyle sürdürdü:
“... Bu kişi öldürüldükten sonra, pek büyük gövdesi olan “Sevâb” adındaki köleleri savaş alanına girerek, ağzından köpük saçıp, gözleri kan çanağına dönmüş bir halde: “Efendilerimin intikamı için Muham­med’den başkasını öldürmem, diye haykırırken, Sizler (korkudan) hemen çekilmediniz mi? Ama ben onunla savaştım, karşılıklı vuruştuk ve ona öyle bir darbe indirdim ki belinden ikiye ayrıldı.”
Şura üyeleri, Ali (A) ın sözlerinin tamamını doğruladılar.([9])
Kureyş ordusu bozguna uğradı, Abdullah b. Ubeyr komutasındakiler bu durumu görünce ganimet toplamak amacıyla, tuttukları stratejik noktayı terket­mek istediler. Abdullah, peygamberin açık emrini onlara (bağıra bağıra) hatırlattıysa da fayda etmedi. Kırk kişiden fazlası ganimet toplamak amacıyla tepeden uzaklaşırken, Abdullah on kişiden az bir kuvvetle orada kaldı.
Bu sırada okçu birliği ile pusuda bekleyen Halid b. Velid, bu fırsattan istifade ederek atağa geçti. Abdullah ve askerlerini öldürüp, saldırdı. Tam bu sırada, bayrakları “Amre b. Alkeme” adında Kureyşli bir kadının ellerinde yükseldi.
Bu kadın, Kureyş askerlerini teşvik ve tahrik etmek için savaş meydanına gelen kadınlardan biriydi.
Bu andan itibaren savaşın seyri tam tersine dönüştü. Müslümanların savaş düzeni bozulmuş, saflar dağılmış, askerlerin komutanlarıyla ilişkileri kesilmiş ve müslümanlar yenilmişlerdi. Bu savaşla, aralarında “Hamza b. Abdü’l-muttalib” ve İslam ordusu bayraktarlarından Mus’ab b. Umeyr” inde bulunduğu yetmiş kişiden fazla müslüman mücahit şehit oldu.
Diğer taraftan, savaş meydanında, düşman tarafından İslam peygamberinin öldürüldüğü haberi yayınlanmış, müslümanlardan bir çoğunun morali bozulmuş, ruhiyesi sarsılmış şirk ordusunun yeni bir askeri baskısıyla, müslümanların tamamına yakını dağılarak geri çekilmişlerdi. Savaş alanında parmakla sayılacak kadar az bir kişi kalmıştı. Peygamberin çevresinde İslam tarihinde dönüm noktası sayılacak kritik anlar yaşanıyordu.
İşte burada Ali (A)ın ne kadar önemli bir rol üstlendiği ortaya çıkmaktadır. O, eşsiz bir yiğitti ve ˛ecaatle peygamberin yanı başında kılıç sallayarak, müşriklerin dalga dalga akınları karşısında yüce İslam Peygamberini koruyordu.
İbni esir tarihinde şöyle yazıyor:
“İslam peygamberi; saldırmak üzere olan bir müşrik grubu görünce Ali’ye: “Onlara saldır”, diye buyurdu. Ali Peygamberin emri mucibince onlara saldırıp bir kaçını öldürerek bozguna uğrattı. Peygamber başka bir grubu gördü ve Ali’ye; “Saldır onlara” diye emir verdi. Ali üzerlerine saldırıp bir kısmını öldürdü bir kısmını da devre dışı bıraktı. Bu sırada vahiy meleği, Peygambere: “Bu Ali’nin gösterdiği fedakarlıkların en üstünüdür, deyince, Resulullah: o benden ve ben de ondanım buyurdu”. Ve bu hengamede gökten “Zülfikar gibi kılıç yok, Ali gibi kahraman yok” nidası duyuluyordu”([10])
İbni Ebi’l-Hadid de şöyle yazıyor:
“Peygamber sahabelerinin çoğu (savaşlarından) kaçarken düşman birliklerinin peygambere doğru akınları giderek artıyordu. “Beni Kenane” kabilesinden bir grup ve içlerinde, namlı dört kahraman bulunduran “Beni Abdü Menat” kabilesinden bir grup peygambere doğru saldırıya geçtiler. Peygamber: “bunları defet” buyurdu. Piyade olarak savaşan Ali (Toplam) elli kişi olan gruba saldırıp bozguna uğrattı. Onlar bir kaç kere toparlanıp saldırıya geçtiler, her defasında Ali, saldırılarını geri püskürtü. Bu saldırılarda ünlü dört kahraman ve on kişi daha Ali’nin güçlü elleriyle öldürüldü.
Cebrail, Resulullah’a: “Gerçekten Ali pek yiğitlik gösteriyor. melekler onun yiğitliğine şaşmaktadırlar”, dedi. Resulullah (SAV): “Neden olmasın, o bendendir ben de ondanım”, buyurdu. Cebrail; “Ben de sizdenim” dedi. O gün gök tarafından bir sesin:
- “Zülfikar gibi kılıç yoktur, Ali gibi kahraman yoktur” diye sürekli nida verdiği duyuluyordu. ama söyleyen görülmüyordu. Peygamberden bunu kimin söylediği sorulduğunda, Cebrail’dir buyurdu”([11])
C- AHZAB (HENDEK) SAVAŞINDA
Adından da anlaşılacağı gibi Ahzab (gruplar) savaşı, İslam’a düşman olan bütün kabile ve grupların “Genç İslamı” ezmek için birleşerek yürüttükleri bir savaştı. Bazı tarihçiler bu savaşta “Küfür” ordusunun neferlerinin sayısını onbinden fazla yazmışlardır. Oysa müslümanların toplam sayısı sadece üç bindi.
Bu ordunun komutanlığını üstlenen Kureyş Liderleri, neferlerin ve savaş donanımlarının çokluğunu dikkate alarak kendi hayallerince müslümanların işini tam olarak bitireceklerdi. Muhammed (SAV) ve adamlarının elinden ebedi olarak kurtulabilecekleri bir savaş planı hazırlamışlardı. Kureyş’in hareketliliği haberi peygambere ulaşınca, hazretleri derhal askeri Şûra kurdu. Bu Şûrada Selman-ı Farisi, Medine çevresinde, düşmanın nüfuz edebileceği bölgelere, düşman girişini önlemek için hendek kazmasını önerdi. Bu öneri kabul edilerek birkaç gün içinde müslümanların gece gündüz çabaları sonucu hendek kazıldı. Hendek, düşman süvarilerinin atları ile sıçrayıp geçemeyecekleri genişlikte idi. Derinliği ise, içine düşen birisinin kolayca çıkmayacağı derinlikte idi.
Güçlü şirk ordusu, Yahudilerin işbirliği ile nihayet geliverdi. Onlar her zamanki gibi, Medine dışındaki çöllerde savaşacaklarını sanıyorlardı. Ama bu kez şehir dışında kimseyi göremeyip ilerlemelerini sürdürdüler. Medine kapılarına vardıklarında, nüfuz edebilecekleri tüm noktalara geniş ve derin hendek kazıldığını görünce şaşırıp kaldılar. Çünkü Arap savaşlarında hendek kullanmak görülmemiş şeydi. Mecburen hendeğin dışından şehri muhafazaya aldılar.
Bazı rivayetlere göre; Medine muhafazası yaklaşık bir ay kadar sürdü. Kureyş askerleri ne zaman hendeği geçme girişiminde bulunsalar hendeğin diğer tarafında kısa aralıklarla oluşturulan savunma siperlerinde nöbet tutan müslümanların direnişi ile karşılaşıyorlardı. İslam ordusu, düşmanın her türlü tecavüz girişimini oklarla geri püskürtüyordu. Gece ve gündüz her iki taraf da karşılıklı oklaşıyor ama kimse galip gelemiyordu.
Diğer taraftan, Medine’nin böyle güçlü bir ordu tarafından muhafaza edilmesi müslümanlardan bir çoğunun ruhiyesini zayıflatıyordu. Özellikle Yahudi “Beni Kurayza” kabilesinin müslümanlarla olan antlaşmalarını bozarak, müşriklere, hendeği geçtikleri takdirde içerden müslümanlara saldıracakları sözünü verdikleri anlaşılınca, müslümanlardaki endişe iyice artmıştı.


([1]) Hakim Niişaburi, el-Müstedrek, 1. baskı, Beyrut, Darü'l-Marifet 1406 H. C.3, S.14
([2]) İbni Abdü'l-Birr, El-istiab, 1 baskı, Beyrut, 1328 H. C.3, S35.
([3]) Siyer yazarları İslam peygamberinin orduya bizzat komutan ederek yaptığı savaşlara "Gazve" diyorlar.
([4]) Bakınız:
     - İbni Hişam es,Siratü'n-Nebeviyye, Kahire, 1355 C.2, S.277.
     - İbni Esir, el-Kamilü Fit-Tarih, Beyrut, 1399 H. C.2, S.125.
([5]) Nehcü'l-Belağa, Subhi Salih, 64, Mektup, 28 Mektuptada bu konuya değinmiştir.
([6]) el-İrşad, Şeyh Müfid, Orijinal nüshasında S.39, Türkçe tercümesinde; 1996 İstanbul 1 baskı, Mütercim D. Paman, S.70-71.
([7]) el-İrşad, Şeyh Müfid, Orijinalinde S.47, Türkçe Tercümesi S.80
([8]) İbni Esir, el-Kamil-ü fi'it-Tarih, Beyrut, 1399 H.C.2, S.145
([9]) el-Hısal, Şeyh Sadık, Tashih A.Ekber Gafferi, Kum, 1403 H. S.560.
([10]) İbni Esir, el-Kâmil-ü fi't-Tarih-Beyrut, 1399 H, C.2, S.154
([11]) İbni Ebi'l-hadid, Şerh-i Nehcü'l-Belağa, 1. Baskı, Kahire, 1378 H, C. 14, S. 253

Google+ WhatsApp